.

Moleküler baskılama yönteminin şematik gösterimi..

Moleküler etkileşim kavramı oldukça eski bir kavram olup ilk kez 1894’de Fischer’in enzim-substrat ilişkisini ortaya koyan ünlü “anahtar-kilit” modelini ortaya atmasıyla birlikte konuyla ilgili modern fikirler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu tanıma göre enzim molekülünün üzerinde substrat molekülünün seklini tamamlayan ve bu sekle uygun yapılar bulunmaktadır. Moleküler etkileşim kavramının yeni ve büyük ilgi gören uygulamalarından biride moleküler baskılama yöntemidir. Moleküler baskılama yöntemi farklı sıvılardan iyonlar, organik moleküller ve biyomoleküllerin seçiciliği yüksek olarak ayrılması için akilli polimer elde edilmesi ve bunun farklı uygulamalarda kullanılmasını yaygınlaştıran yeni bir malzeme geliştirme yöntemidir.

Bu teknoloji,  mantar zehirleri ve aflatoksinler gibi zararlı maddelerin ortamdan uzaklaştırılması amacıyla gıda endüstrisinde uygulama alanı bulmuştur. Son yıllarda baskılanmış polimer araştırmaları ile ilgili yayınlarda önemli bir artış gözlenmektedir. Tıp alanında da, ilaç geliştirme sürecinin ilk aşamalarını hızlandıracak, ilaç saflaştırılması için kullanılacak yeni yöntemler ortaya çıkmaya başlanmıştır. Ayrıca tıbbi teşhis ve tedavi araçlarının gelişimine de önemli katkıları vardır. Biyolojik reseptörleri taklit eden yapılar olarak ve biyosensörlerde tanıma elemanı olarak kullanılmaktadır.

Moleküler baskılanmış polimerler yüksek mekanik dayanıklılıkları, ısıya ve basınca olan dirençleri, fiziksel sağlamlıkları, asitler, bazlar metal iyonları ve organik çözücüler gibi zorlayıcı şartların varlığında yüksek kararlılıkları sebebiyle bayağı dayanıklıdırlar. Birkaç yıl boyunca performansında değişiklik olmadan saklanabilir. Minik plastik baskılar ve biyolojik moleküllerin imitasyonları, öteki uygulamalarının yanı sıra ilaç geliştirilmesi, biyoterör saldırılarına karşı uyarı ve çevreden zehirli maddelerin uzaklaştırılması alanındaki çalışmaları oldukça hızlandırmıştır.

Baskılanmış polimerleri hazırlamak için neler yapmalıyız, hangi yöntemlerden yararlanmalıyız sorularının cevabına gelince. İlk olarak fonksiyonel monomerler, çapraz bağlayıcı kalıp molekül ile karıştırılır. Fonksiyonel monomerler ve kalıp molekül arasında bağlanma gerçekleşir. Fonksiyonel monomerler çapraz bağlayıcı ile kopolimerize olurlar. Polimerizasyon devam ederken kalıp çözünmez ve çapraz bağlı polimer ağ oluşur. Çözücü daha sonra kalıbı çözer ve geride orijinal biyomoleküle uygun yük dağılımına ve “hafızaya” sahip plastik kaplı boşluklar kalır. Çözücü daha sonra kalıbı çözer ve geride orijinal biyomoleküle uygun yük dağılımına ve “hafızaya” sahip plastik kaplı boşluklar kalır. Hazırlanmaları için görece az zaman gerektirdiğinden ve plastik monomerler ucuz olduğundan maliyetleri düşüktür ve sert koşullarda bile uzun süre kararlı kalabilirler.

Moleküler baskılanmış polimerler daha saf ilaç elde etmek için ilaç endüstrisinde de kullanılabilir. Bu tür bir saflık, özellikle ilaç molekülünün, birisi yararlı diğeri zararlı özellikte birbirinin ayna görüntüsü iki şekli olduğunda önemlidir. Karakteristik olarak benzer ticari yöntemlerle karşılaştırıldığında, moleküler baskılanmış polimerlere dayalı yöntemler istenmeyen molekülleri teşhis etmek ve uzaklaştırmak için daha etkili yöntemdir. Çünkü her bir şekil sadece kendisine uygun boşluğa oturacaktır. Moleküler baskılanmış polimerlerin bu becerisi sayesinde, terör ve bilinmeyen hastalıklar konusunda toksin ve patojenlerin (hastalık yapıcı ajanlar) teşhisinde sensor bileşenleri geliştirilmesine çalışılıyor. Moleküler baskılanmış polimerlerin teşhisinde araştırılan zararlı bileşikler arasında, bir bitki öldürücü olan atrazin bulunuyor. Ayrıca, plastik oyuklar biyoterör silahı olarak kullanılan sinir gazı sarin de belirlenebildi.

Bugün moleküler baskılama teknolojisinin çok çeşitli dalları ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir tanesi orijinal molekülün kopyasını oluşturmayı sağlayan işlem. Daha geniş anlatmak gerekirse, bu işlemde orijinalle aynı üç boyutlu yapıya ve aynı işleve sahip bileşikler oluşturuluyor. İşlevsellik, fonksiyonel grupların orijinaliyle birebir aynı şekilde ve yönlerde dizilmesinden kaynaklanıyor. Bu teknolojiye “ikili baskılama” adı verildi, çünkü bir baskıdan elde edilen yeni baskı, aslında baskının baskısıydı. İlk baskılamadan sonra oluşan boşluk, küçük bir kalıp ya da nanokap haline gelir ve plastik polimerlerin öncüleri ya da moleküller bu nanokaplara doldurulur. Daha sonra bu bileşenlerin kabın şeklini alacak şekilde tek bir yapı oluşturmak üzere birleşmeleri sağlanır. Moleküler baskılanmış polimer uygulamalarının bir kısmı belirli bir boşluğa uyan mikroorganizma ya da moleküllerin yakalanmasına dayalıyken, antikolar gibi diğer uygulamaları doğal bir molekülü taklit eden plastik yapıların oluşturulmasına dayanır. Vücudun bağışıklık sistemi, bir şekilde vücuda giren virüs ya da bakteri gibi yabancı organizmalara ait özel yapıları ya da antijenleri algıladığında, doğal olarak antikoları üretir. Antikor molekülleri çok yüksek özgüllüğe sahiptirler ve pek çok molekül arasından, bir anahtarın kilide uyması gibi sadece bir tanesini tanıyabilirler. Bu nedenle, teşhis kitlerinde araştırmacılar bunlardan fazlasıyla faydalanmıştır.

Moleküler baskılanmış polimerlerin uygulama alanlarını biraz daha genişletebiliriz. Moleküler baskılanmış polimerler farmakolojik, analitik ve biyolojik seçici moleküler tanıma alanlarında sıklıkla kullanılmaktadırlar. Sıvı kromatografi, kepiler elektroforez, kapiler elektrokromatografi ve kati faz ekstraksiyon gibi analitik tekniklerde MIP’lerin kullanımına yönelik çalışmalar sürekli artmaktadır. Bir diğer uygulama alanı ise sensorlarda tanıma elemanı olarak kullanımlarıdır. Moleküler baskılamayla hazırlanan polimerler amino asit türevleri, ilaçlar ve seker türevlerinin siral ayrımı için, antibadireseptör benzeri olarak steroidler, proteinler ve protein analoglari için, organik reaksiyonlarda enzim benzeri olarak ve iyon seçici absorbanlar olarak basarıyla kullanılmaktadır. MIP bazlı siral-sabit faz ayırmalarında safenantiyomerik kalıp molekül kullanılarak kovalent ya da non-kovalent baskılama tekniği ile seçiciliği oldukça yüksek polimerler elde edilebilir. Daha sonra polimer ezilip parçalanır ve kolono uygun boyut için elenerek kromatografik kolona doldurulur .

KAYNAKLAR

Bilim ve Teknik, Kasım 2008, 87

Sentetik Reseptörlere Dayalı Nano Algılama Sistemleri,2009,

Moleküler Baskılama Teknolojisi,2008

 

 

 

 

Hem doğal, hem de tarımsal koşullar altında, bitkiler genellikle çevresel olan streslere maruz kalır. Tarım alanlarının genişletilmesi ve iklim değişikliğine bağlı kuraklığın getireceği sorunların bertaraf edilmesi ile ilgili olarak biyoteknolojinin kullanılması dünyanın besin kaynakları için çok büyük bir önem arzetmektedir.

İnsanların sıkıntıda olduğunda ‘strese’ girmeleri gibi, bitkiler de hayatı zorlaştıran tabiat şartlarına karşı mühim derecede ‘fizyolojik strese’ maruz kalır. Bitkilerde stres; çevre kaynaklı veya biyolojik faktörlerin ayrı ayrı yahut beraberce bitkinin fizyolojisinde belirgin değişiklikler meydana getirmesi hâdisesi olarak ifade edilebilir. Bitkilerin mâruz kaldığı streslerin bazısı, patojenler (hastalığa sebep olan her türlü organizma ve madde) sebebiyle veya diğer organizmalarla rekabet durumlarında gerçekleşir (biyotik stres). Diğer stresler ise, kuraklık, tuzluluk, yüksek sıcaklık veya don gibi çevre şartlarından kaynaklanmaktadır (abiyotik stres). Stres genellikle bitkinin yaşayabilirlik, verimlilik, büyüme(biyolojik kütle birikimi) ya da primer özümleme işlemleri (CO2 ve mineral alınımı) dayanılarak ölçülmektedir. Bu parametrelerin tümü bitkinin büyümesi ile ilişkilidir.Optimumun altındaki iklim ve toprak koşulların oluşturduğu stres nedeniyle, ABD’de kültür bitkilerinin verimlilikleri kalıtsal potansiyellerinin ancak %22’sine ulaşabilmektedir(Boyer 1982).

Gelecekte dünya da ve ülkemizde oluşacak kuraklık bitkilerimizin gelişmesine engel olacaktır. Su bütün canlılar için çok büyük bir öneme sahiptir. Bitkiler suyu çözücü olarak, taşıyıcı olarak, soğutucu olarak, fiziksel destek olarak ve fotosentezin çok önemli bir bileşeni olarak kullanırlar. Bu yüzden tarımsal üretimde kuraklığa karşı dayanıklılık çok önemlidir.

Kuraklığın sebep olduğu su kayıplarının bitkiler üzerindeki doğrudan tesirleri; genel olarak bitki hücrelerinde dokuların pörsümeye başlaması (turgor basınçlarının kaybolması), hücre uzaması ve bölünmesinin yavaşlaması-durması, çeşitli metabolik faaliyetlerin azalıp durma noktasına gelmesi, hücre çeperlerinde mekanik bozulmaların ortaya çıkması olarak sayılabilir. Kuraklığın dolaylı zararları ise; gözeneklerin (stomaların) kapanması sebebiyle azalan CO2 yoğunluğuna paralel olarak, fotosentez yoluyla madde üretiminin azalması, birçok enzimin aktif olmaması, fosfor gibi çeşitli besin maddelerinin hücre içerisine alımının yavaşlaması ve proteinlerin ayrışmaya başlaması olarak özetlenebilir.Kuraklığa karşı dayanıklı bitkiler üretmenin bir yolu, doğal olarak kuraklığa dayanıklı olan bitkilerden belli genleri alarak üretilmek istenen yeni bitkiye aktarmaktır. Xerophyta viscosa adlı bitki Güney Afrika’nın kurak bölgelerinde yetişmektedir. Bu bitki hücre zarı içinde özel bir protein üretmektedir. Yapılan araştırmalara göre bu özel proteinin aktarıldığı bitkiler de kuraklığa ve yüksek tuzluluk oranına karşı daha dayanıklı olmaktadır.

Bitki yapraklarında bazı koruyucu yapılar gelişmiştir.Bilindiği gibi ışık, yaprakta ısınmaya sebep olarak su kaybını artırabilmektedir. Bu sebeple, kurak bölgelerdeki bitkilerde ışık tesirinden korunmak için, yaprak yüzeyinde tüy ve kalın bir mum tabakası (kutikula) yaratılmıştır. Ayrıca, kuraklık tesiri ile yaprak yüzey alanında küçülme de meydana getirilerek su kaybı azaltılır. Meselâ, bir süs bitkisi olan Ctenanthe setosa’da rulo şeklindeki kıvrılma hususiyetiyle, ışığa maruz kalan yaprak alanı % 68′e düşürülmekte ve böylece terleme % 70 nispetinde azaltılmaktadır.

Stres koşullarında köklerde koruyucu mekanizmalar gelişebilir.Yapraklardaki koruyucu mekanizmaların yanında, kuraklığın artmasıyla birlikte bazı bitki köklerinin büyümesi hızlandırılarak, onların toprağın daha derin kısımlarından su emilimi yapmaları sağlanmaktadır. Böylece toprağın derinliklerinden gönderilen besin maddeleri ve su ile bitkilerin hayatları idame ettirilir.

Sonsuz Kudret Sahibi, bitki hücresi içerisindeki absisik asit, prolin, karbonhidratlar ve potasyuma bazı vazifeler yükleyip, onlarla hususi mekanizmalar kurarak bitkinin kuraklığa karşı hayatını devam ettirebilmesini sağlamaktadır. Araştırmalar, kuraklık zamanında bitkilerin yapılarındaki absisik asit, prolin ve karbonhidrat miktarının arttığını göstermiştir. Meselâ, bitki kuraklık stresine maruz kaldığı zaman, bilemediğimiz bir mekanizma vasıtasıyla bünyesindeki prolin miktarı birkaç saniye içinde 80–100 kat artırılarak su kaybı engellenir.

Bitkilere, büyümeye ve verime tesir eden en yaygın çevre faktörü olan kuraklık stresine karşı, fizyolojik, biyokimyasal ve moleküler seviyede birçok uyum mekanizması bahşedilmiştir. Yapılan bir çok araştırmada strese dayanıklılığın birden çok bitki geniyle alakalı olduğu görülmüştür. Stresin oluşturduğu zarar bitkilerin çevresel streslere adaptasyonu ve alışma mekanizmalarının altında yatan fizyolojik işlemlerin anlaşılması hem tarım hem de çevre açısından büyük önem taşır. Stres toleransı bitkinin uygunsuz ortam koşulları ile başa çıkma potansiyelidir.Bir bitki üzerinde stres oluşturan bir ortam diğeri için stres oluşturmayabilir.Örneğin bezelye ve soya fasulyesi en iyi büyümeyi sırasıyla 20 oC ve 30 oClik sıcaklıklarda gösterirler. Sıcaklık arttıkça, ısı stersinin etkileri bezelyede soya fasulyesinden önce ortaya çıkar. Yani, soya fasulyesinin ısı stresine toleransı daha yüksektir.

Sonuç olarak biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı bitkilerin elde edilmesi ve bu anlamda Biyoteknoloji Biliminden yararlanılmalıdır. Oluşabilecek politik veya çevresel tehditler ülkemiz tarım arazilerini yok edebilir. Bu tür stres koşullarına uygun bitkilerin elimizde bulunması geleceğimiz açısından büyük önem taşımaktadır.

Kaynakj:

- Genç, M., Yahyaoğlu, Z., Fidan Standardizasyonu, SDÜ, Orman Fakültesi, Yayın No:75, Isparta, 2007.
- Kadıoğlu, A., Bitki Fizyolojisi, KTÜ, Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Trabzon, 2007.
- Levitt, J., Responses of Plants to Environmental Stress. Akademic Pres, New York, 1972.
- Kalefetoğlu, T., Ekmekçi, Y., Bitkilerde Kuraklık Stresinin Etkileri ve Dayanıklılık Mekanizmaları, G.Ü. Fen Bilimleri Dergisi, 18(4): 723-740(2005).

-1- (2006). Stress Resistance. 19 Aralık 2006 tarihinde http://www.gmo-compass.org/eng/agri_ biotechnology/breeding_aims/151.stress_resistance.html adlı siteden alınmıştır.

-Bitki Fizyolojisi,Taiz&Zeiger , 591-592(2008).

 

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Ziraat Fakültesi laboratuvarlarında, zeytin zararlılarıyla mücadele kapsamında Türkiye’nin ilk transgenik zeytin sineği geliştirildi.

ÇOMÜ Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. HanifeGenç, yaptığı açıklamada, laboratuvarda kitle halinde üretilen zeytin sineği kolonisine, fluorescens protein ile işaretlenen gen sistemini, mikro enjeksiyon yöntemiyle aktararak, Türkiye’nin ilk transgenik (Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü haricinde bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilmiş canlılar) zeytin sineğini geliştirdiklerini söyledi.

Bu çalışmanın, kimyasal mücadeleye karşı alternatif mücadele olanaklarını yaratmak amacıyla kullanılmapotansiyeline sahip olduğunu belirten Genç, zeytinin en önemli zararlısının “zeytin sineği” olduğu düşüncesiyle başladıkları çalışmalarda, zararlının doğada yılın sadece 3 ayında (eylül, ekim ve kasım) yoğun olarak görüldüğünü bildirdi.

Zeytin bitkisinin fenolojisine uygun olarak, meyve döneminde zararlı olan zeytin sineğinin, zeytin tanesinin sofralık değerinin azalmasına ve zeytinyağının asidinin artmasına neden olduğunu ifade eden Genç, dünyada zeytin zararlılarına karşı her yıl 3 milyon ton ilaç kullanıldığına dikkati çekti.

Genç, Türkiye’de ise 1,5 milyon ton olan zeytin üretimine karşılık, 30 bin ton ilaç kullanıldığını belirterek, “Bu doğrultuda zeytin zararlısına karşı çözüm bulabilmek için zeytin bahçelerinde, zeytin sineğinin yoğun olarak görüldüğü sadece 3-4 ay değil, tüm yıl boyunca çalışma yapabilecek ortamın oluşturulması gerektiği düşüncesiyle bir DPT projesi hazırladık” dedi.

-”Bu çalışma Türkiye’de ilk”-

Doç. Dr. Hanife Genç, yaptıkları çalışmanın Türkiye’de ilk olduğunu söyledi. Türkiye’de, zeytin zararlılarıyla çalışan başka araştırmacıların bulunduğunu, ancak çalışmaların çoğunlukla arazide, zeytin bahçelerinde gerçekleştirildiğini vurgulayan Genç, bu durumda zeytin tanesinde beslenen zararlı olan zeytin sineği için yalnızca 3-4 ay çalışmanın sürdürülebildiğine işaret etti.

Genç, zeytinin hasat edildikten sonra besin bulunmaması ve iklim koşullarından dolayı zeytin sineğini doğada görmenin mümkün olmadığını belirterek, bu anlamda yapay besin ortamıyla zeytin sineğini yıl boyunca ve aralıksız üretebildiklerini bildirdi.

Böylece bitki fenolojisine bağlı kalmadan zeytin sineğiyle devamlı laboratuvarda çalışılabilme imkanı sağlandığını bildiren Genç, şöyle konuştu:

“Çiftçiler yaptıkları ilaçlamaların etkili olmadığından şikayet ediyorlardı. Bu sorundan yola çıkarak, TÜBİTAK tarafından desteklenen, Yunanistan ile ortak uluslararası bir proje gerçekleştirdik. Bu kapsamda, zeytin sineklerinin ilaçlara karşı dayanıklı olup olmadığını, moleküler yöntemlerle belirlemeye çalıştık. Çanakkale ve çevresinden toplanan zeytin sineklerinin asetilkolin esteraz geninde nokta mutasyon geliştirerek, organik fosforlu ilaçlara karşı dayanıklılık geliştirdiğini tespit ettik. Ülkemizde ilk kez zeytin sineğinin organik fosforlu ilaçlara karşı geliştirdiği dayanıklılık ve dayanıklılığın yoğunluk durumu, genotipik düzeyde bu proje kapsamında ortaya konuldu.”

-”Dünyada zararlı böceklerle ilgili çok çalışma var”-

Doç. Dr. Genç, dünyada artık zararlı böceklerle mücadelede genetik transformasyon (bir hücrenin içine yabancı bir DNA’nın girmesi) uygulamalarını içeren önemli çalışmaların yapıldığını söyledi. Genç, “Burada amaç, daha önceleri radyasyon uygulamalarıyla steril (kısır) hale getirilerek doğaya salınan, erkek bireylerle çiftleşen dişilerin bıraktıkları yumurtaların açılmayarak, popülasyonun azaltılması uygulamalarının, genetik transformasyonla böcek yumurtalarına farklı öldürücü genlerin aktarılmasıyla yapılmasıdır” dedi.

Türkiye’de bilimsel çalışmalara sağlanan desteklerle bu tür projelerin yapılabilmesi gerektiğini ifade eden Genç, “Bu doğrultuda laboratuvarda kitle halinde üretilen zeytin sineği kolonisine, fluorescens protein ile işaretlenen gen sistemi, mikro enjeksiyon yöntemiyle aktarılarak, transgenik zeytin sineği oluşturuldu” diye konuştu. Genç, şunları kaydetti:

“TÜBİTAK tarafından desteklenen uluslararası katılımlı proje kapsamında gerçekleştirilen çalışmayla tarımsal zararlılarla mücadelede yeni bir yaklaşım olarak ülkemizde ilk kez 2008 yılında, zeytin sineğine genetik transformasyon gerçekleştirilerek, ilk transgenik böcek elde edildi. Zeytin sineği, model bir böcek olarak ele alındığında, diğer benzer tarımsal zararlılarla mücadelede yeni yöntemlerin geliştirilmesine ön ayak olacağını umuyoruz. Bunlar Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) olduğu için bu konudaki çalışmalar için Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın izni gerekiyor.”

Kaynak: AA

Bir gurup bilim adamının yürüttüğü ortak çalışma tarihi bir gerçeği ortaya çıkardı. Balkanlarda yetiştirilen kirazların orijininin Anadolu olduğu ve kirazın Osmanlılar tarafından Balkanlara taşındığı bilimsel olarak kanıtlandı.

Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sezai Ercişli ile Hırvatistan Zagreb Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zlatko Cmelık ve Dr. Mira Radunıc başkanlığında yürütülen ve Uludağ Üniversitesinden Doç. Dr. Ahmet İpek’inde bulunduğu ortak çalışmada, Balkanlar’da yetiştirilen kirazların orijininin Anadolu olduğu ve kirazın Osmanlılar tarafından Balkanlar’a taşındığı ortaya çıktı.
Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sezai Ercişli konu ile ilgili yaptığı açıklamada, Avrupa ülkelerinde yetişen kiraz çeşitleri ile ülkemizde yetiştirilen yerli kiraz çeşitlerinin genetik olarak büyük farklılık gösterdiklerini, ülkemizdeki kiraz çeşitlerinde sıklıkla ve yüksek oranda rastlanan ‘S12 allelinin’ Avrupa çeşitlerinde çok nadir ve düşük yoğunlukta görüldüğünü ifade etti.
Prof. Dr. Sezai Ercişli, yaptıkları genetik analizlerde, Balkanlar’da bulunan kiraz çeşitlerinin de Türkiye’de bulunan yerli kiraz çeşitlerinde olduğu gibi karakteristik olarak ‘S12 allelini’ sık ve yüksek oranda içerdikleri ve Avrupa çeşitlerinden ayrıştıklarını ortaya koyduklarını söyledi.
Ercişli, grup olarak yaptıkları araştırmada, Türk kirazlarının Karadeniz civarından, Osmanlılar döneminde Balkanlar’a getirildiğini ve Balkanlar’da meyve kültür mirası oluşumuna büyük katkıda sağladığının ortaya çıktığını anlattı.
Bilim adamlarının çalışması, bahçe bitkileri alanında prestijli dergilerden biri olan Scientia Horticulturae dergisinde yayınlandı.

Son yıllarda boy gösteren kuraklık sebebiyle tohumlar da teknolojik değişime uğradı.

Su, tarımcılığın en önemli yapı taşı konumunda. Yağmurların azaldığı, kuraklığın başladığı ve sıcaklık derecelerinin anormal şekilde yükseldiği son bir kaç senede tohum geliştiricileri farklı çözümler ile bu problemi ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Bu durumu göz önünde bulunduran iki tohum geliştirme firması, daha az yağış miktarına rağmen geliştirdikleri hibrid tohumlar ile bu problemi çözmeyi hedefliyor. Monsanto, DroughtDard Mısır  tohumu ile, kuraklık toleransı için dizayn edilmiş ilk hibrid mısırlarının saha denemelerine geçtiğimiz ilkbahar ayında başladı. DuPont Pioneer’ın hibrid AQUAmax mısırı, biyoteknoloji yerine daha ileri ıslah edilme teknikleri yöntemleriyle geliştirilen tohumları, 5 farklı çeşidi geçen yıl denenmeye başlandı. Batı Great Plains bölgesi boyunca 100.000 dönümlük arazide 250 çiftçi DroughtGard’ı geçtiğimiz ilkbahar denedi. Sonuçların umut verici olduğu gözlemlense dahi, biraz daha zamana ve belli bir sayıya ulaşmanın gerekli olduğu uzmanlar tarafından bildirildi. AQUAmax mısırları, geçtiğimiz sene 680 farklı stresli ortamda 8000 defa gözlemlendi. Bu tohum, konvansiyonel melezlere oranla %7 daha verimli sonuçlar gösterdi.

İlerleyen senelerde kuraklığın ve yağış oranının pek de önemli olmayacağı tohum yapıları geliştirilmeye devam ediyor. GDO’nun kullanıldığı teknikler ne kadar da eleştirilse de, ürün ve gıda azlığının yaşandığı son senelerde böylesi çözümler kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.

 

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, bitkisel üretimde kimyasal mücadele yerine alternatif yöntemlerin kullanımını temin etmek amacıyla; açık alanda domates, turunçgil, elma, bağ ve örtü altı bitkisel üretimde biyolojik veya biyoteknolojik mücadele yapan üreticilere destekleme ödemesi yapacak

(daha fazla…)

Hibrid Islahı

Iki farklı saf hatları melez denen yol açan çapraz zaman bitkilerde seleksiyon bir başka yöntem oluşur. Melezler ebeveynlerin özelliklerin her birinin genetik temeli. Bu şekilde, tek her bir ebeveyni tarafından sergilenen çok arzu edilen özellikleri için temel olan bitkilerin genetik elde edebilir. Yavruların fazla seçim olarak, bir istenen özelliklerin (Şekil 1) için seçebilirsiniz.

(daha fazla…)

 Denizli’deki PAÜ BİYOM, Türkiye’nin biber genetik kaynaklarının toplanması, karakterizasyonu ve ıslah amacıyla başlattığı proje kapsamında 320 çeşit biber tespit etti.

(daha fazla…)

Genetiği Değiştirilmiş 21 Mısır ve 3 Soya Çeşidine ait Risk Değerlendirme ve Sosyo-Ekonomik Değerlendirme Komitesi Raporları Kamuoyu Görüşüne Sunulmuştur
Ağustos 01, 2012

5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu’nun “Bilimsel komitelerin oluşumu, görev ve yetkileri” başlıklı on ikinci maddesine göre oluşturulan “Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi”

(daha fazla…)

 

Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) Biyoteknoloji Bölümü Öğretim üyeleri, sterilizasyon cihazı üretimi yaptı.

SDÜ Tarımsal Biyoteknoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Ali Canlı

(daha fazla…)

Powered by ~AG